Connect with us

Sağlık

1. Ulusal Beslenme ve Diyetetikte Güncel Yaklaşımlar Kongresi yapıldı

Üsküdar Üniversitesi tarafından ‘Psikiyatrik ve nörolojik hastalıkların beslenme tedavisinde güncel konular’ temalı düzenlenen 1. Ulusal Beslenme ve Diyetetikte Güncel Yaklaşımlar Kongresi, NP Sağlık Yerleşkesi İbni Sina Oditoryumu’nda 24-25 Mayıs günlerinde gerçekleştirildi.

Maksat Sağlık

Yayınlandı

:

Üsküdar Üniversitesi tarafından düzenlenen ‘Psikiyatrik ve nörolojik hastalıkların beslenme tedavisinde güncel konular’ temalı 1. Ulusal Beslenme ve Diyetetikte Güncel Yaklaşımlar Kongresi, NP Sağlık Yerleşkesi İbni Sina Oditoryumu’nda 24-25 Mayıs günlerinde önemli isimleri bir araya getirdi.

Prof. Dr. Güngör: “Sağlıklı beslenme kavramının içinde sağlıklı yaşamak var”

Kongrenin açılışında konuşan Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nazife Güngör, beslenmenin sosyolojik, psikolojik ve kültürel yanlarının oldukça önemli olduğunu ifade ederek, “Beslenme dediğimizde işin içine pek çok boyut giriyor. Tabii sağlıklı olabilmek için sağlıklı beslenmek, kararında, gereği kadar yiyebilmek önemli. Bütün bunlar beslenme uzmanlarımızın işi. Ancak uzmanların işi sadece reçete vermek değil. Genelde toplumdaki algı, uzman bir reçete verir günlük beslenme akışınızı düzenler şeklinde. Sağlıklı beslenme kavramının içinde sağlıklı yaşamak var.” dedi.

“Sadece yaşamak değil aynı zamanda o yaşamı kaliteli sürdürmek de çok önemli”

Bugün yaşadığımız dünyada insanların bir kısmının fazla yemekten, bir kısmının da açlıktan yaşamlarını kaybettiğine ya da kaliteli yaşamdan yoksun kaldıklarına dikkat çeken Prof. Dr. Nazife Güngör, şunları söyledi:

“Sadece yaşamak değil aynı zamanda o yaşamı kaliteli sürdürmek de çok önemli. Burada beslenmeyi bir kültür, bir yaşam tarzı olarak yaşam pratiklerimiz içerisinde yerleştirdiğimizde yaşamakta olduğumuz hayatı kaliteli hale getirebiliriz. Aksi halde her gün tansiyonla, kan değerlerin düşüp çıkmasıyla, kalp ritmi bozukluklarıyla uğraşırız. Dolayısıyla ne yediğimizi, nasıl ve ne kadar yememiz gerektiğini bilmeliyiz. ‘Yemek için mi yaşıyoruz, yaşamak için mi yiyoruz’ diye bir söz vardır. Bizim beslenme kültürümüze ve diyetetik kültürüne ‘yaşamak için yemek’ misyonunu koymamız gerekiyor. Sağlıklı bir kafa ve sağlıklı bir beden yapısıyla yaşamakta olduğumuz hayatın bir anlamı olur. Bu kongre bu nedenle önemli. Bu yıl ilkini düzenliyoruz, gelecek yıllarda da devam edeceğini umuyorum.”

Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin: “Düzenli ve dengeli beslenme gerçekleşmediğinde bebekte birçok sorun ortaya çıkabiliyor”

Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin, konuşmasında beslenmenin doğumdan önce başladığına dikkat çekerek, gebelik sırasında annenin beslenmesinin çocuğun gelişimini etkilediğine vurgu yaptı.

Düzenli ve dengeli beslenme gerçekleşmediğinde bebekte birçok sorun ortaya çıkabileceğini dile getiren Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin, “Doğru beslenme olmazsa erken doğum, annede ortaya çıkan tansiyon yükseklikleri, bebeklerin düşük doğum ağırlıklı veya tam tersi fazla ağırlıklı doğması gibi sorunlar görülebilir. En önemli ve en değerli kavram anne sütü. Anne sütü bütün anneler için eşit bir değer. Herkes az veya çok bunu aldığında alabileceği en güzel şeyi, evrensel bir değeri eşit olarak almış oluyor.” dedi.

Anne sütü almanın hem beslenme hem de gelişme için son derece önemli olduğunu da sözlerine ekleyen Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin, doğru beslenen annelerin anne sütüyle büyüyen çocuklarının ilerleyen yıllarda daha başarılı ve daha iyi iletişim kurabilen bireyler olduğunu söyledi.

Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin: “Bir taraf açlıktan hayatını kaybediyor, bir taraf da aşırı beslenmeden” 

Çocukluk ve ergenlik döneminde de beslenmenin son derece önemli olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin, beslenmenin son yıllarda sosyalleşmek için kullanıldığına dikkat çekti:

“İnsanlar eskiden sadece yaşamını sürdürmek için beslenirken şimdi sosyalleşip bir araya gelmek için de yiyorlar. Küçücük bir tabağa verilen çok büyük paralar olduğu gibi tam tersine o tabaktaki bir parçayı bulmak için uğraşan insanlar da var. Muhtemelen gelecekte iklim değişiklikleri sebebiyle ‘açlık’ en önemli kavramlardan biri olacak.”

“750 ila 850 milyon insan açlıkla mücadele ediyor”

Konuşmasında bazı istatistiklere de değinen Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin, şu bilgileri verdi:

“Dünya nüfusu yaklaşık 8.1 milyar. Açlıkla uğraşanlar bunun yaklaşık yüzde 10’u, yani 750 ila 850 milyon insan açlıkla mücadele ediyor. Bir taraf böyleyken bir tarafta da kilolu insanlar var. 1 milyar 761 milyon insan da kilolu olmayla, 862 milyon insan obezite ile uğraşıyor. Dünyada her gün 25 bin insan açlıktan ölüyor. Obezitenin sağlığa maliyeti her gün 240 milyon dolar, insanların kilo vermek için harcadığı da 68 milyon dolar. Yani bir taraf açlıktan hayatını kaybediyor, bir taraf da aşırı beslenmeden. Buradaki dengeyi kurmak bu bölüme düşen en önemli rollerden olacaktır.”

Doç. Dr. Müge Arslan: “Beslenme önemli ve hayati bir eylemdir, tıpkı psikoloji gibi…”

Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Doç. Dr. Müge Arslan, kongre açılışında yaptığı konuşmada, 1. Ulusal Beslenme ve Diyetetikte Güncel Yaklaşımlar Kongresi’nin psikoloji ve nörolojik hastalıklarda beslenme konularını ele aldığını söyledi.

Evrendeki en önemli sürecin yaşam döngüsü olduğunu ve bunu etkileyen en önemli faktörlerin de beslenme ve psikoloji olduğunu dile getiren Doç. Dr. Müge Arslan, şöyle devam etti:

“Beslenme, anne karnındaki dönemden itibaren insan yaşamında rolü olan oldukça önemli ve hayati bir eylemdir, tıpkı psikoloji gibi. Psikoloji de yine anne karnındaki dönemden tüm yaşamsal süreçler boyunca oldukça önemli bir yere sahiptir. Kongremizin ana teması hastalık öncesinde, hastalık sürecinde ve hastalık sonrasındaki süreçlerde oldukça önemli yere sahip olan beslenmenin nörolojik ve psikolojik süreçlerle ilişkisini içermektedir. Nörolojik ve psikolojik süreçler hepimizin bildiği gibi hayat içerisinde yaşanılan durumların şiddet ve sıklığına paralel olarak, çoğu zaman farkında olarak, tanı alarak, bilinçli olarak atlattığımız çoğu zaman da farkında olmadan atlattığımızı düşündüğümüz veya geri plana atıp ileriki süreçlerde karşımıza çıkan ve yaşam kalitemizi birebir etkileyen süreçlerdir. Alanında duayen hocalarımızın bilgi ve tecrübelerini aktaracağı kongremizi ben de sizler gibi dinlemek için sabırsızlanıyorum.”

Kongrenin birinci oturumunda psikiyatrik hastalıklar ve beslenme ilişkisi ele alındı

Kongrenin ilk oturumunda Marmara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Feyza Arıcıoğlu “Psikiyatrik Hastalıklarda Nöroinfalamasyonun Yeri ve Önemi”, Hacettepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Aslı Akyol Mutlu “Krononutrisyon ve Psikiyatrik Hastalıklar”, Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan “Yaygın Psikiyatrik Hastalıklara Güncel Bakış” ve Erciyes Üniversitesi’nden Prof. Dr. Betül Çiçek “Psikiyatrik Hastalıklarda Renklerin Gücü: Antioksidan Meyveler” başlıklı konuşma yaptı.

Prof. Dr. Tarhan beyin dostu yaşama dikkat çekti… 

Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan “Yaygın Psikiyatrik Hastalıklara Güncel Bakış” başlıklı sunumunda, beyin dostu yaşamdan bahsetmek istediğini ifade ederek, “Nasıl beslenirsek, nasıl yaşarsak beden sağlığımıza da beyin sağlığımıza da ruh sağlığımız da olumlu etkileri olur, bunu anlatmak istiyorum.” dedi.

Depresyonun beyin fonksiyonları üzerindeki etkilerini ele alan çalışmaya atıfta bulunan Prof. Dr. Tarhan, “Bir de hasta grubu var. Depresyon grubu. Bir de sağlıklı gönüllüler. Hasta ve sağlıklı gönüllülere tenis oynamayı hayal edin deniyor. Tenis oynamayı hayal ederken beyinlerinin nereleri nasıl çalışıyorlar diye bakılıyor. Yine her iki gruba da ev de sağlıklı, huzurlu bir ortamda dolaş görevi veriyor.” diye anlattı.

Depresyon hastaları huzurlu bir ortamda dolaşmayı hayal edemiyor

Tenis oynamayı hayal ettiğinde her iki grubun da beyinlerinde benzer aktivite alanları görüldüğünü kaydeden Prof. Dr. Tarhan, sağlıklı grup, evde huzurlu bir şekilde dolaşmayı hayal ettiğinde beyinlerinde düşük stres ve yüksek huzur göstergesi olan alanların aktif olduğunu, depresyon hastalarının aynı görevi yerine getirirken, beyin aktivitelerinin tenis oynamayı hayal ederken olduğu gibi yüksek stres seviyelerini göstermeye devam ettiğini ve beynin, huzurlu bir ortamda dolaşmayı hayal edemeyerek, stresli bir durumdaymış gibi çalışmaya devam ettiğini anlattı.

“Pek çok terapi tekniği beynin bozulmuş bağlantılarını düzeltmeye çalışıyor”

Klinisyenlerin uyguladığı pek çok terapi tekniğinin beynin bozulmuş bağlantılarını ve network’lerini düzeltmeye çalıştığını dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Beyin enerji tüketimiyle yakından ilişkilidir ve beslenme ile mikrobiyota dengesi, beyin-bağırsak aksı üzerinden etkilidir.” dedi.

Tarhan: “Beyin ve bağırsak konuşuyor…”

Prof. Dr. Tarhan, “Beyin ve bağırsak konuşuyor. Böyle bir mekanizma var. Bazen bağırsak beyin fonksiyonunu etkiliyor. Bazen de bir kişi beynini yönetemediği için bağırsaklarını da bozmuş oluyor.” diye kaydetti.

“Vücudumuzla beynimiz konuşuyor”

Aslında herkese aynı standart diyet önerilerini uygulamanın bireylerin beslenme alışkanlıklarını olumsuz etkileyebildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti:

“Vücudumuzla beynimiz konuşuyor, bunu bilmek gerekir. Beyindeki enerji tüketimi de çok önemli. Vücuduna giren beden ağırlığının yüzde 2’si beyindir. Kalp debisinin yüzde 15’ini kullanıyor beyin. Kalp debisinin ve bütün bedenin toplam oksijen ve glikoz kapasitesinin yüzde 25’ini kullanıyor. Beyin vücudumuzun yüzde 2’si. Vücuda gelen oksijen ve glikozun yüzde 25’ini kullanıyor. Bu çok ciddi bir şey, vücutta kaynak tüketen, enerji kaynağını tüketen bir organ.”

“Uykuda beynimiz uyumaz”

Beynin sessiz değil sessizce çalışan bir organ olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Tarhan, “Uykuda beynimiz uyumaz. Hele REM döneminde aynı gündüz uyanık gibi beyindeki dalgalar aynıdır. Hızla bütün enerjileri tüketmeye devam ediyor beyin. Hatta uykuda beyin, biraz küçülüyor. Damar çevresi genişliyor. Vücutta biriken bütün yorgunluk maddeleri, oksidasyon, oksidatif, birikimler hepsi damar çevresindeki lenf gibi bir yol oluşuyor. Oradan damarın içine giriyor. Uyku olmazsa beyinde toksik maddeler birikiyor. Uykusuz kalmak zihinsel bağlantıları bozuyor.” dedi.

Prof. Dr. Tarhan, beyin dostu beslenme, günlük ana öğünler ve ara öğünlerin önemine vurgu yaparak, yemek alışkanlıklarının da çocukluktan itibaren öğrenildiğini, elinde tabak çocuğun arkasından dolaşıyorsa o çocuğun ileride beslenme bozuklukları yaşama ihtimalinin çok yüksek olduğunu söyledi.

Prof. Dr. Feyza Arıcıoğlu: “Psikiyatrik hastalıklarla beslenme bozuklukları çok iç içe seyreden durumlar”

Marmara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Feyza Arıcıoğlu, “Psikiyatrik Hastalıklarda Nöroinfalamasyonun Yeri ve Önemi” başlık konuşmasında gerek nörolojik gerek psikiyatrik hastalıkların temelinde diğer bütün bileşenlerin yanında kaçınılmaz biçimde yaşam şekli ve beslenmeyi dikkate almak gerektiğini ifade ederek, şöyle devam etti:

“Günlük hayatın içerisindeki stres, kronikleşen stres, stres temelli depresyon, anksiyete, bipolar bozukluklar, şizofreni gibi hastalıklara baktığımızda bunların çoğunda da ya duygusal bastırma anlamında bir beslenme bozukluğu ya da tam tersini görüyoruz. Dolayısıyla psikiyatrik hastalıklarla beslenme bozuklukları çok iç içe seyreden durumlar.”

 Psikiyatrik ve nörolojik hastalıkların beslenme tedavisinde güncel konular ele alındı

Kongrenin birinci gününde psikiyatrik ve nörolojik hastalıkların beslenme tedavisinde güncel konular ele alındı. Erciyes Üniversitesi’nden Prof. Dr. Betül Çiçek “Psikiyatrik Hastalıklarda Renklerin Gücü: Antioksidan Meyveler”, Hacettepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Aslı Akyol Mutlu “Krononutrisyon ve Psikiyatrik Hastalıklar”, Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer  “Nörolojik Hastalıklar ve Bağırsak-Beyin Ekseni İlişkisi”,  Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Çetin Kaymak “Nörolojik Hastalıklarda Kazanılmış Kas Güçsüzlüğü ve Malnutrisyon İlişkisi”, İstanbul Kent Üniversitesi’nden Prof. Dr. Gamze Akbulut “Nörolojik Hastalıkların Tedavisinde MIND Diyetinin Etkisi”, Gazi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Yasemin Akdevelioğlu “Ketojenik Diyet: Nörolojik Hastalıkların Tedavisinde Bir Umut Olabilir mi?” ve Kırıkkale Üniversitesi’nden Prof. Dr. Fatma Nişancı Kılınç “Fermente Ürünlerin Nörolojik Hastalıkların Tedavisindeki Yeri” konulu sunumunu gerçekleştirdi.

Kongrede ikinci gün…

Kongrenin ikinci gününde de Galata Üniversitesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Vahibe Uluçay Kestane  “Çocuk ve Adölesan Beslenmesinde Ebeveyn Etkisi”, Ankara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Nurcan Yabancı Ayhan “Adolesan Dönemde Beslenme Değişimine Güncel Bakış”, Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nden Doç. Dr. Elvan Yılmaz Akyüz “Dopamin Tetikleyicilerinin Yeme Bozuklukları Üzerine Etkisi”, NPİSTANBUL Hastanesi’nden Uzm. Dyt. Hülya Yiğit “Yeme Bozukluklarında Sağlıklı Beslenme Başarılabilir mi: Olgu Sunumu” ile sona erdi.

OKUMAYA DEVAM ET

Hastalık

Bayram’da çocukların ağız sağlığına dikkat

Bayram tatilinde çok dikkat edilmesi gereken iki konu ön plana çıkıyor.

Maksat Sağlık

Yayınlandı

:

Tarafından

Önümüzde kalabalık misafirliklerle geçecek, uzun süredir görüşemeyen minik kuzen ve arkadaşların buluşmaları ile hareketli oyun ortamlarının oluşacağı, çürük yapıcı şekerli atıştırmalıkların, içeceklerin ve tatlıların bolca tüketileceği uzun bir bayram tatili var. “Isınan havaların da oyun parklarında geçirilen zamanı ve dondurma tüketimini arttıracağını göz önünde bulundurduğumuz zaman bayram tatilinde çok dikkat edilmesi gereken iki konu ön plana çıkıyor” açıklamasında bulunan Çocuk Diş Hekimliği Uzmanı Dt. Nurgül Demir “Diş kırılmaları, dudak yarılmaları gibi problemlerle sonuçlanabilecek kazalar ve çürük riskinde artışa dikkat diyerek dikkat edilmesi gereken diğer hususları şu şekilde sıraladı;

Bayram tatili boyunca yaşanabilecek ve ağız-çene bölgesindeki dişleri, dişleri çevreleyen sert ve yumuşak dokuları etkileyebilecek tüm kazalarda yapılması gereken acil müdahalelerde yol gösterici olması açısından ‘ToothSOS’ isimli telefon uygulaması mutlaka tüm ebeveynlerin telefonlarında bulunması gerektiğini belirtmeliyim. ‘ToothSOS’ herhangi bir ticari kaygı gütmeyen, Uluslararası Dental Travmatoloji Derneği tarafından hazırlanan ve sürekli güncellenen bir uygulama ve hem android hem IOS işletim sistemlerinden kolayca erişim sağlanabiliyor.

ToothSOS uygulamasında ‘Dişim Yaralandı’ ve ‘Diş Yaralanmaları Nasıl Önlenebilir’ seçenekleri bulunmaktadır. ‘Dişim Yaralandı’ linkine giriş yapıldığında, ebeveynleri, travma kaynaklı oluşabilecek hasarları fotoğraflarla açıklayan bir ekran karşılar. Mevcut travma görüntüsüne benzer olduğu düşünülen travma linkine giriş yapıldığında ise, çocuk diş hekimine gidene kadar geçecek olan süreçte yapılması gereken acil müdahaleler için bilgilendirmeler yer alır. ‘Travma anı ile diş hekimine gidilen süreç arasında harcanan zaman ne kadar kısa olursa, uygulanacak olan tedavinin başarı oranı o kadar yükselir, travmaya bağlı oluşabilecek kalıcı hasarların oranı ise düşer.’

Dişin tamamen yerinden çıkması veya diş sert dokularında kırık oluşması halinde; dış ortamda kalan dişin veya kırık diş parçası, diş hekimine gidene kadar geçen süreçte, su veya sütte muhafaza edilmelidir. Yerinden çıkan dişin eski konumuna yerleştirilebileceği, kırık diş parçasının ise yapıştırılabileceği göz önünde bulundurularak; ulaşılabilen diş parçaları eksiksiz olarak diş hekimine iletilmelidir.

Şekerle tatlandırılmış gıda ve içecekler, dişlerde çürük oluşması riskini arttırır. Ağızda var olan diş çürüklerinin ise hızla ilerlemesine sebep olur. Gazlı içeceklerin yapısındaki asitin, şekerli içeceklerin ağız içinde çözünmesi ile ortaya çıkan asite göre, diş minesi üzerinde daha yıkıcı bir etkiye sahip olduğunu vurgulamak gerekir. Meyveli sodalar, kutu meyve suları, hazır kahveler, enerji içecekleri gibi içecekler çocuklarda, ağızdaki çürük yapan bakteriler için önemli bir besin kaynağı olan şekeri yüksek oranda içerir. Özellikle, bayramlar gibi, özel günlerde; her misafirlikte şeker, lokum, çikolata gibi çürük yapıcı atıştırmalıkların da sıklıkla tüketilmesi diş çürükleri için risk oluşturur.

Her atıştırmalık tüketiminden sonra çocukların ağızlarını suyla çalkalamaları veya bolca su içmeleri sağlanmalıdır. Mevsim meyvelerinin de şeker içerdiği unutulmadan, ara öğünlerde yapılan atıştırma sıklığı mümkün olduğu kadar azaltılmalı; krokanlı, emilerek uzun sürede tüketilen, yapışkanlığı sebebiyle diş yüzeylerinden uzaklaştırılması güç olan şekerli atıştırmalıklardan kaçınılmalı; sabah ve akşam yapılması gereken diş fırçalamasına ek olarak, gün içinde de dişlerin ‘mutlaka ebeveyn kontrolünde’ fırçalanmasına özen gösterilmelidir.

OKUMAYA DEVAM ET

Haber

Güneşten doğru şekilde korunun

Güneşin yaşam kaynağı olduğu kadar insan cildi için ciddi yan etkileri de olduğunu vurgulayan Dermatoloji Uzmanı Dr. Perihan Aladağ Öztürk, güneşten doğru bir şekilde korunarak bu yan etkilerin gelişiminin engellenebileceğini belirtti.

Maksat Sağlık

Yayınlandı

:

Tarafından

Bursa Çekirge Devlet Hastanesi’nde görevli Dermatoloji Uzmanı Dr. Perihan Aladağ Öztürk, hava sıcaklıklarının artmasıyla birlikte güneş ışınlarına maruz kalma sonucu ciltte oluşabilecek yan etkilere karşı vatandaşları uyardı. Güneşe doğrudan maruz kalınması durumunda ciltte yaşlanma, güneş lekeleri, güneş alerjisi, güneş yanıkları ve deri kanseri gibi durumların yaşanabileceğini dile getiren Uzm. Dr. Öztürk, “İşte bu noktada güneşten korunmanın önemi devreye girmektedir. Güneşten doğru bir şekilde korunarak bu yan etkilerin gelişimini de engelleyebiliriz” dedi.

Bu doğrultuda güneş ışınlarının en dik geldiği saat 11.00 ile 16.00 arasında mümkün olduğunca güneşte bulunmaktan kaçınılması gerektiğinin altını çizen Uzm. Dr. Öztürk, “Sonrasında cilt tipimize uygun en az 30 koruma faktörü içeren güneş koruyucumuzu yaz, kış fark etmeksizin güneşe çıkmadan 20 ya da 30 dakika önce yeterli miktarda uygulayıp her iki, üç saatte bir yenilemeliyiz. Bunun yanında mutlaka şapka, güneş gözlüğü ve gerekli durumlarda şemsiye kullanmalıyız” şeklinde konuştu.

ÇOCUĞUNUZU MUTLAKA KORUYUN

Çocuk çağında gelişen güneş yanıklarının ileri yaşlarda deri kanserine davetiye çıkardığına dikkat çeken Uzm. Dr. Öztürk, çocuklar için de şapka, güneş gözlüğü ve çocuk cildine uygun mineral filtreli güneş kremleri kullanımının ihmal edilmemesi gerektiğini sözlerine ekledi.

OKUMAYA DEVAM ET

Genel

Kan bağışçısı 19 yaşından gün almalıdır

Kan bağışı yapmanın kalp ve karaciğer sağlığını desteklediğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Serkan Ocakçı, kan vermenin önemine ve sağlık açısından faydalarına dikkat çekti.

Maksat Sağlık

Yayınlandı

:

Tarafından

Dünya çapında yaklaşık 120 milyon kan bağışı toplandığını vurgulayan Dr. Öğretim Üyesi Serkan Ocakçı, toplanan kanın yüzde 40’ının gelişmiş ülkelerde elde edildiğini, dünya nüfusunun yüzde 16’sına tekabül ettiğini söyledi.

Kan bağışı hem hastalara verilecek;  kan, kan ürünleri olan kırmızı kan süspansiyonu, plazma, trombosit için gerekli olduğu gibi hem de kandan üretilen immunoglobulin ve pıhtılaşma faktörleri gibi ilaçlar için de gerekli olduğunu vurgulayan Dr. Ocakçı, kan alma yöntemleri ile kan vermek için yaş sınırı ve kimlerin kan verebileceğine yönelik açıklamalarda bulundu.

KAN ALMA YÖNTEMLERİ 

“Kan bağışında vericiden iki farklı yöntemle kan alınabilir” diyen Dr. Serkan Ocakçı, “En sık uygulama kola uygulanan damar yolundan kan torbasına 10-15 dakika süren kan bağışıdır. Bir diğer yöntem ise vericinin aferez cihazı adı verilen makinaya bir kan seti ile bağlanarak seçilmiş kan ürünlerinin alınmasıdır. Bu yöntem daha etkili kan ürünü elde edilmesini sağlar” dedi.

YAŞ SINIRI KAÇTIR?

Bağışçının 19 yaşından gün almış olmalı, 66 yaşından gün almamış olması gerektiğini belirten Dr. Ocakçı, “İlk kez kan verecek olan bağışçı ise 61 yaşından gün almamış olmalıdır. 70 yaşından gün almamış düzenli kan bağışçısı, kan bağış merkezi doktorunun onayı olmak şartıyla, yılda en fazla 1 kez olmak üzere kan bağışlayabilir.  Tam kan bağış sıklığı erkeklerde 90 günde birdir. Kadınlarda bağış aralığı 120 günde birdir.  Yılda bir defayı geçmemek ve hekim onayı olmak kaydıyla, 2 bağış arası en az 2 ay olabilir. Aferez yöntemi ile bağışçıdan daha sık kan ürünü elde edilebilir. Aferez yöntemi en çok trombosit bağışlarında kullanılır. Bağışçıdan 48 saat ara ile tekrar trombosit aferezi yapılabilir. Haftada iki işlemi, yılda ise 24 bağışı geçmemek gerekir. Hemoglobin değerleri kadınlarda en az 12,5 g/dL, en çok 16,5 g/dL, erkeklerde en az 13,5 g/dL, en çok 18 g/dL olmalıdır. Kan basıncı pek çok etkene bağlı olarak değişmekle birlikte esasen büyük tansiyon en az 90 mmHg, en çok 180 mmHg ve küçük tansiyon en az 60 mmHg, en çok 100 mmHg olmalıdır. Bağışçı en az 50 kg olmalıdır.” diye konuştu.

KİMLER KAN VEREBİLİR? 

Bağışçıların sağlıklı olması gerekir. İnsulin kullanan diyabet hastaları veya ilerlemiş diyabet hastaları bağışçı olamayacaklarının altını çizen Dr. Ocakçı, “Kan yoluyla bulaşan HIV, Hepatit B,C  gibi hastalıkları olanlar bağışçı olamazlar. Bağışçılar kan bağışı öncesi detaylı olarak değerlendirilir ve en ufak bir şüphede reddedilir. Ayrıca alınan kan örneklerinden kan sayımları, bulaşıcı hastalık tetkikleri yapılır. Modern teknolojiler sayesinde kan alımı nedeniyle olan bulaşıcı hastalık riski milyonda bir bağış civarına gelmiştir.  Kan bağışında bulunmak bağışçıyı fiziksel ve ruhsal olarak rahatlatır. Bağışçılar kendilerini daha iyi hisseder ve mümkün oldukça düzenli kan bağışı yapmak isterler” dedi.

OKUMAYA DEVAM ET

Trendler